Soğuk ve sert geçen karanlık ayların ardından, canım biraz yeşil çekti, biraz da güneş. Evet, dedim kendi kendime, güney gerek bana. İstikamet belliydi. İlk otobüse atlayıp Antalya’ya atmalıydım kendimi. Özgürlükler coğrafyası Olimpos tüm ihtişamıyla beni hayata döndürmeyi bekliyor olabilirdi. Benim bu havayı solumadan yaşamam imkansızdı.
Daha yola çıkmadan başlıyorum heyecanlanmaya. Korkuteli’nden geçerken, polis karakolunun önünde kartopu oynarken görüyorum kendimi pencereden. Sene kaçtı hatırlamıyorum, ama dün gibi her şey. Ne kadar ilginç, Antalya otogarının her çizgisini, o şehrin her kaldırım taşını adım gibi bildiğim halde, karşılaşacağım manzarayı sabırsızlıkla beklerim her seferinde. Bir türlü gidemediğim Termessos’tan ve Nebili köyünden geçiyoruz şu an. Mazı’ya, o muhteşem panoramaya yaklaşıyoruz. Evet, şeritler beklenen kıvrımları kazandı ve Kepez’den şehre giriyoruz. Sanki ben fethetmişim şehri, Attalos’un yanına benim de heykelimi dikecekler gibi… Otogara geldik. Yolcuların geceyi kapalı geçiren gözleri yorgun ve sersemlemiş. Bense cin gibi, muavinin sırt çantamı vermesini bekliyorum. Önümde yaklaşık iki saat sürecek bir yolculuk daha var. İçten içe sorgular ve özlemlerle geçen gecenin ardından, hayattan beraat etmeye yapılacak bir yolculuk daha. O kadar çok şeyi aynı anda hissediyorum ki... Akreple yelkovan tersine işlemeye başladı. Artık zaman geriye doğru akıyor. O yolun her kıvrımında, uzanan dağların her adımında bir yaşanmışlık var. İnanılmaz bir güzellik. Var oluşumu hissediyorum. Az sonra yeniden doğacağım. Yolculuğun ikinci perdesini Yanartaş ayrımından sonraki Olimpos kavşağında kapatıyorum. Belli ki aşağı inen dolmuşları çok bekleyeceğim. Az mı yürüdüm o yokuştan! Aldım sırtıma çantamı otostop çekerek aşağı doğru yürüyorum yine. Bizden biri duruyor beni almak için. Müzik dinliyoruz yol boyu. İlginç, Rod Steward var cd’de. ‘Have I told you lately, that I love you?/ Have I told you, no one else above you?’ Keşke gece olsaydı, diye düşünüyorum; keşke gece olsaydı da yıldızların altında bir mola verebilseydim. Yolun sonuna geliyoruz; gerçi ben daha her şeyin başındayım. Ağaç evime yerleşmeden önce yorgunluk atmak için soğuk bir şişe açıyorum. Mekanın ikinci katında hem uzun zaman sonra karşılaştığım tanıdık yüzlerle selamlaşıyorum hem de arka rotada tırmananları izliyorum. Doğa sporlarını yapmak da değil, yaşamak için yaratılmış bu coğrafya. Olimpos… Sanırım keşfedenler de kaybetmiş burayı. Öldükten sonra iyilerin gideceği yer burası. Sonsuz buluşmalar burada olacak. İnsanlar burada özgür kalacak. Hava kararıyor. Olimpos’un kayalıklarından denize dalarken Akdeniz’in tuzu gözlerimi yakıyor. Ay çıktı. Tanımadığım 7 kişiyle paylaştığım odama ulaşmak için yürünecek yolum uzun. Pansiyonuma varıyorum. Happy Hours için son yarım saat. Değerlendiriyorum. Akşam yemeğinde ateşin yanına kuruluyorum. Dost sohbetleri başlıyor. Fonda Janis Joplin. Anlıyorum ki, üzerimdeki bu pejmürde şort ve kazakla gerçekten mutluyum, mutluymuşum da yıllarca. Saçlarım dağınık. Ayna bile yok bakacak, zaten gerek de yok. Tahta bara geçiyoruz. ‘Shoul I stay or should I go?’ diye soruyor şarkı. Cevabı o kadar net ki aslında. Yıllar önce yeni yıla da aynı yerde girmiştim. Bütün yılım orda geçmişti, Olimpos’ta, Tanrıların Dağı’nda. ‘She's got a smile that it seems to me / Reminds me of childhood memories’ Sabah horozlar ve kuşlar eşliğinde uyanıyorum. Üç saatlik uyku beni tam dinlendirmiş. Malzemelerimi sırtlanıp Marmaid’e tırmanmaya hazırım. Zirveye vardığımda turkuaz renkli denize düşen damlaları izliyorum. Burası gerçekten ‘Cennet’. Hayatıma küçük şeylerin güzel anlamlar kattığını düşünüyorum, bir kez daha. Akşamüstü ikinci kat sohbetlerine davam ediyoruz. Dağları konuşuyoruz, denizi, kanyonları. Birbirini hiç tanımayan insanları doğa birleştiriyor. Ertesi sabah son tırmanışımı yapıp kutsal topraklardan ayrılacağımı düşünüyorum. Özgür olduğum o yerde, kalmak istiyorum. Ateşin başındayım. Elimde sucuk ekmek. Gördüğüm rüya flulaşıyor. Gece yatağımı zor buluyorum. Sabah meşhur yumurtalı kahvaltımı yapıp daha yakındaki rotalara yöneliyorum. Amaç, sadece kayaya dokunmak. Geçmişe dokunmak. Eşyalarımı topluyorum. ‘Come soon baby / Cause I need to feel your body’. Beni ana yola çıkaracak külüstür servise biniyorum. Kapısı bile yok, bu güldürüyor beni. Zaman, karışık. Dünden sonra, yarından önce bir andayım ama, o da bugün değil. Gitmeden mutlaka Kaleiçi’nde Mahmut Abi’nin yerine uğramalıyım. Yeni belediyenin izlerimi sildiğini görüyorum o daracık sokaklardan. Evler bile değişmiş. Badem ağaçlarının arasından geçip merdivenleri çıkıyorum. Aklım, alt kattaki küçücük dünyada. Duvarlarında mağara resimleri, her karesinde emek… Dostlarla vedalaşıyorum. Kendimle de. Yolculuk başlıyor tekrar. Otogarda etrafıma bakıyorum gizlice. Gizlice, çünkü şehrin kapısını tekrar kapatmaya cesaretim yok. ‘Yalnız kaldıysan, sakince arkana dön bir bak / Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? / Dön bak dünyaya’. Kepez’in sırtlarından yükselmeye başlıyoruz. Benzincinin arkasındaki lokantaya takılıyor gözüm. Camdaki yansımamda gülümsediğimi görüyorum. Kabullenmişim gibi. Dağların arasında kayboluyorum. Aklımda aynı soru; ‘Shoul I stay or should I go?’.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder