Kurmalı bebek gibi insan. Sadece kendi iç enerjisiyle çalışabilen, sadece kendisi tarafından şarj edilebilen, gücü azalınca da ölü balık gibi kıyıya vuran tuhaf bir yaratık.
Evren ne kadar işbirliği yapsa, olabilecek tüm güzellikleri bir arada sunsa da, bazen antenlerde arıza oluyor, alıcılar çalışmıyor. Kilitleniyor insan. Şikayet edecek şey arıyorsun, çünkü içindeki sıkıntıyı bir şekilde çenene vurdurup dışarı atman lazım. Ama bakıyorsun elin, ayağın tutuyor; migren atağın coşmamış; sevdiklerin (bazı eksikler olsa da) yanında, yakınında ya da uzağında, ama iyi; yaşadığın bölgeyi sel basmamış… gibi. Bu sefer kendine kızıyorsun, nedir benim derdim, diye.
Ama huzursuzsun işte. Ondan dedim ‘kurmalı bebek gibi’ diye. Bugün kuramıyorsun kendini. Tek parçasın, hayattasın ama hayatta olmak istediğinden bile emin değilsin. İçindeki sıkıntı seni kemiriyor, tahtakurusu gibi. Attığın adımlardan emin olmak bile korkutuyor, verdiğin kararlardan da. Hata arıyorsun hayatta.
Tek taraflı bakmamak lazım. Evren işi gücü bırakıp sürekli seni eyleyecek değil ya! Mutluluk ve huzur dengesini ‘mutluluğu kaybetme ihtimalinden duyulan huzursuzluk’ üzerine kurarsan, tekerrürden ibaret yaşar gidersin. Arada titreyip kendine gelmek için yollar bulmalısın, çetrefilsiz, düz yollar.
Tüm bunları yaparken yalnız olmadığını bilmelisin. Kalbi sıkışan, otuzlu yaşlarda dengesiz ergenlik bunalımlarına giren, tırnaklarını kemiren, sebepsiz nabzı yükselen, tansiyonu düşen yalnız sen değilsin.
Hayatın akışkanlığını kabul edip her günü aynı performansta geçireceğine olan yanlış inançla faydasız beklentilere girmek sağlıksız.
Benden bu kadar…
14 Haziran 2010 Pazartesi
aslında yollar...
Soğuk ve sert geçen karanlık ayların ardından, canım biraz yeşil çekti, biraz da güneş. Evet, dedim kendi kendime, güney gerek bana. İstikamet belliydi. İlk otobüse atlayıp Antalya’ya atmalıydım kendimi. Özgürlükler coğrafyası Olimpos tüm ihtişamıyla beni hayata döndürmeyi bekliyor olabilirdi. Benim bu havayı solumadan yaşamam imkansızdı.
Daha yola çıkmadan başlıyorum heyecanlanmaya. Korkuteli’nden geçerken, polis karakolunun önünde kartopu oynarken görüyorum kendimi pencereden. Sene kaçtı hatırlamıyorum, ama dün gibi her şey. Ne kadar ilginç, Antalya otogarının her çizgisini, o şehrin her kaldırım taşını adım gibi bildiğim halde, karşılaşacağım manzarayı sabırsızlıkla beklerim her seferinde. Bir türlü gidemediğim Termessos’tan ve Nebili köyünden geçiyoruz şu an. Mazı’ya, o muhteşem panoramaya yaklaşıyoruz. Evet, şeritler beklenen kıvrımları kazandı ve Kepez’den şehre giriyoruz. Sanki ben fethetmişim şehri, Attalos’un yanına benim de heykelimi dikecekler gibi… Otogara geldik. Yolcuların geceyi kapalı geçiren gözleri yorgun ve sersemlemiş. Bense cin gibi, muavinin sırt çantamı vermesini bekliyorum. Önümde yaklaşık iki saat sürecek bir yolculuk daha var. İçten içe sorgular ve özlemlerle geçen gecenin ardından, hayattan beraat etmeye yapılacak bir yolculuk daha. O kadar çok şeyi aynı anda hissediyorum ki... Akreple yelkovan tersine işlemeye başladı. Artık zaman geriye doğru akıyor. O yolun her kıvrımında, uzanan dağların her adımında bir yaşanmışlık var. İnanılmaz bir güzellik. Var oluşumu hissediyorum. Az sonra yeniden doğacağım. Yolculuğun ikinci perdesini Yanartaş ayrımından sonraki Olimpos kavşağında kapatıyorum. Belli ki aşağı inen dolmuşları çok bekleyeceğim. Az mı yürüdüm o yokuştan! Aldım sırtıma çantamı otostop çekerek aşağı doğru yürüyorum yine. Bizden biri duruyor beni almak için. Müzik dinliyoruz yol boyu. İlginç, Rod Steward var cd’de. ‘Have I told you lately, that I love you?/ Have I told you, no one else above you?’ Keşke gece olsaydı, diye düşünüyorum; keşke gece olsaydı da yıldızların altında bir mola verebilseydim. Yolun sonuna geliyoruz; gerçi ben daha her şeyin başındayım. Ağaç evime yerleşmeden önce yorgunluk atmak için soğuk bir şişe açıyorum. Mekanın ikinci katında hem uzun zaman sonra karşılaştığım tanıdık yüzlerle selamlaşıyorum hem de arka rotada tırmananları izliyorum. Doğa sporlarını yapmak da değil, yaşamak için yaratılmış bu coğrafya. Olimpos… Sanırım keşfedenler de kaybetmiş burayı. Öldükten sonra iyilerin gideceği yer burası. Sonsuz buluşmalar burada olacak. İnsanlar burada özgür kalacak. Hava kararıyor. Olimpos’un kayalıklarından denize dalarken Akdeniz’in tuzu gözlerimi yakıyor. Ay çıktı. Tanımadığım 7 kişiyle paylaştığım odama ulaşmak için yürünecek yolum uzun. Pansiyonuma varıyorum. Happy Hours için son yarım saat. Değerlendiriyorum. Akşam yemeğinde ateşin yanına kuruluyorum. Dost sohbetleri başlıyor. Fonda Janis Joplin. Anlıyorum ki, üzerimdeki bu pejmürde şort ve kazakla gerçekten mutluyum, mutluymuşum da yıllarca. Saçlarım dağınık. Ayna bile yok bakacak, zaten gerek de yok. Tahta bara geçiyoruz. ‘Shoul I stay or should I go?’ diye soruyor şarkı. Cevabı o kadar net ki aslında. Yıllar önce yeni yıla da aynı yerde girmiştim. Bütün yılım orda geçmişti, Olimpos’ta, Tanrıların Dağı’nda. ‘She's got a smile that it seems to me / Reminds me of childhood memories’ Sabah horozlar ve kuşlar eşliğinde uyanıyorum. Üç saatlik uyku beni tam dinlendirmiş. Malzemelerimi sırtlanıp Marmaid’e tırmanmaya hazırım. Zirveye vardığımda turkuaz renkli denize düşen damlaları izliyorum. Burası gerçekten ‘Cennet’. Hayatıma küçük şeylerin güzel anlamlar kattığını düşünüyorum, bir kez daha. Akşamüstü ikinci kat sohbetlerine davam ediyoruz. Dağları konuşuyoruz, denizi, kanyonları. Birbirini hiç tanımayan insanları doğa birleştiriyor. Ertesi sabah son tırmanışımı yapıp kutsal topraklardan ayrılacağımı düşünüyorum. Özgür olduğum o yerde, kalmak istiyorum. Ateşin başındayım. Elimde sucuk ekmek. Gördüğüm rüya flulaşıyor. Gece yatağımı zor buluyorum. Sabah meşhur yumurtalı kahvaltımı yapıp daha yakındaki rotalara yöneliyorum. Amaç, sadece kayaya dokunmak. Geçmişe dokunmak. Eşyalarımı topluyorum. ‘Come soon baby / Cause I need to feel your body’. Beni ana yola çıkaracak külüstür servise biniyorum. Kapısı bile yok, bu güldürüyor beni. Zaman, karışık. Dünden sonra, yarından önce bir andayım ama, o da bugün değil. Gitmeden mutlaka Kaleiçi’nde Mahmut Abi’nin yerine uğramalıyım. Yeni belediyenin izlerimi sildiğini görüyorum o daracık sokaklardan. Evler bile değişmiş. Badem ağaçlarının arasından geçip merdivenleri çıkıyorum. Aklım, alt kattaki küçücük dünyada. Duvarlarında mağara resimleri, her karesinde emek… Dostlarla vedalaşıyorum. Kendimle de. Yolculuk başlıyor tekrar. Otogarda etrafıma bakıyorum gizlice. Gizlice, çünkü şehrin kapısını tekrar kapatmaya cesaretim yok. ‘Yalnız kaldıysan, sakince arkana dön bir bak / Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? / Dön bak dünyaya’. Kepez’in sırtlarından yükselmeye başlıyoruz. Benzincinin arkasındaki lokantaya takılıyor gözüm. Camdaki yansımamda gülümsediğimi görüyorum. Kabullenmişim gibi. Dağların arasında kayboluyorum. Aklımda aynı soru; ‘Shoul I stay or should I go?’.
Daha yola çıkmadan başlıyorum heyecanlanmaya. Korkuteli’nden geçerken, polis karakolunun önünde kartopu oynarken görüyorum kendimi pencereden. Sene kaçtı hatırlamıyorum, ama dün gibi her şey. Ne kadar ilginç, Antalya otogarının her çizgisini, o şehrin her kaldırım taşını adım gibi bildiğim halde, karşılaşacağım manzarayı sabırsızlıkla beklerim her seferinde. Bir türlü gidemediğim Termessos’tan ve Nebili köyünden geçiyoruz şu an. Mazı’ya, o muhteşem panoramaya yaklaşıyoruz. Evet, şeritler beklenen kıvrımları kazandı ve Kepez’den şehre giriyoruz. Sanki ben fethetmişim şehri, Attalos’un yanına benim de heykelimi dikecekler gibi… Otogara geldik. Yolcuların geceyi kapalı geçiren gözleri yorgun ve sersemlemiş. Bense cin gibi, muavinin sırt çantamı vermesini bekliyorum. Önümde yaklaşık iki saat sürecek bir yolculuk daha var. İçten içe sorgular ve özlemlerle geçen gecenin ardından, hayattan beraat etmeye yapılacak bir yolculuk daha. O kadar çok şeyi aynı anda hissediyorum ki... Akreple yelkovan tersine işlemeye başladı. Artık zaman geriye doğru akıyor. O yolun her kıvrımında, uzanan dağların her adımında bir yaşanmışlık var. İnanılmaz bir güzellik. Var oluşumu hissediyorum. Az sonra yeniden doğacağım. Yolculuğun ikinci perdesini Yanartaş ayrımından sonraki Olimpos kavşağında kapatıyorum. Belli ki aşağı inen dolmuşları çok bekleyeceğim. Az mı yürüdüm o yokuştan! Aldım sırtıma çantamı otostop çekerek aşağı doğru yürüyorum yine. Bizden biri duruyor beni almak için. Müzik dinliyoruz yol boyu. İlginç, Rod Steward var cd’de. ‘Have I told you lately, that I love you?/ Have I told you, no one else above you?’ Keşke gece olsaydı, diye düşünüyorum; keşke gece olsaydı da yıldızların altında bir mola verebilseydim. Yolun sonuna geliyoruz; gerçi ben daha her şeyin başındayım. Ağaç evime yerleşmeden önce yorgunluk atmak için soğuk bir şişe açıyorum. Mekanın ikinci katında hem uzun zaman sonra karşılaştığım tanıdık yüzlerle selamlaşıyorum hem de arka rotada tırmananları izliyorum. Doğa sporlarını yapmak da değil, yaşamak için yaratılmış bu coğrafya. Olimpos… Sanırım keşfedenler de kaybetmiş burayı. Öldükten sonra iyilerin gideceği yer burası. Sonsuz buluşmalar burada olacak. İnsanlar burada özgür kalacak. Hava kararıyor. Olimpos’un kayalıklarından denize dalarken Akdeniz’in tuzu gözlerimi yakıyor. Ay çıktı. Tanımadığım 7 kişiyle paylaştığım odama ulaşmak için yürünecek yolum uzun. Pansiyonuma varıyorum. Happy Hours için son yarım saat. Değerlendiriyorum. Akşam yemeğinde ateşin yanına kuruluyorum. Dost sohbetleri başlıyor. Fonda Janis Joplin. Anlıyorum ki, üzerimdeki bu pejmürde şort ve kazakla gerçekten mutluyum, mutluymuşum da yıllarca. Saçlarım dağınık. Ayna bile yok bakacak, zaten gerek de yok. Tahta bara geçiyoruz. ‘Shoul I stay or should I go?’ diye soruyor şarkı. Cevabı o kadar net ki aslında. Yıllar önce yeni yıla da aynı yerde girmiştim. Bütün yılım orda geçmişti, Olimpos’ta, Tanrıların Dağı’nda. ‘She's got a smile that it seems to me / Reminds me of childhood memories’ Sabah horozlar ve kuşlar eşliğinde uyanıyorum. Üç saatlik uyku beni tam dinlendirmiş. Malzemelerimi sırtlanıp Marmaid’e tırmanmaya hazırım. Zirveye vardığımda turkuaz renkli denize düşen damlaları izliyorum. Burası gerçekten ‘Cennet’. Hayatıma küçük şeylerin güzel anlamlar kattığını düşünüyorum, bir kez daha. Akşamüstü ikinci kat sohbetlerine davam ediyoruz. Dağları konuşuyoruz, denizi, kanyonları. Birbirini hiç tanımayan insanları doğa birleştiriyor. Ertesi sabah son tırmanışımı yapıp kutsal topraklardan ayrılacağımı düşünüyorum. Özgür olduğum o yerde, kalmak istiyorum. Ateşin başındayım. Elimde sucuk ekmek. Gördüğüm rüya flulaşıyor. Gece yatağımı zor buluyorum. Sabah meşhur yumurtalı kahvaltımı yapıp daha yakındaki rotalara yöneliyorum. Amaç, sadece kayaya dokunmak. Geçmişe dokunmak. Eşyalarımı topluyorum. ‘Come soon baby / Cause I need to feel your body’. Beni ana yola çıkaracak külüstür servise biniyorum. Kapısı bile yok, bu güldürüyor beni. Zaman, karışık. Dünden sonra, yarından önce bir andayım ama, o da bugün değil. Gitmeden mutlaka Kaleiçi’nde Mahmut Abi’nin yerine uğramalıyım. Yeni belediyenin izlerimi sildiğini görüyorum o daracık sokaklardan. Evler bile değişmiş. Badem ağaçlarının arasından geçip merdivenleri çıkıyorum. Aklım, alt kattaki küçücük dünyada. Duvarlarında mağara resimleri, her karesinde emek… Dostlarla vedalaşıyorum. Kendimle de. Yolculuk başlıyor tekrar. Otogarda etrafıma bakıyorum gizlice. Gizlice, çünkü şehrin kapısını tekrar kapatmaya cesaretim yok. ‘Yalnız kaldıysan, sakince arkana dön bir bak / Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? / Dön bak dünyaya’. Kepez’in sırtlarından yükselmeye başlıyoruz. Benzincinin arkasındaki lokantaya takılıyor gözüm. Camdaki yansımamda gülümsediğimi görüyorum. Kabullenmişim gibi. Dağların arasında kayboluyorum. Aklımda aynı soru; ‘Shoul I stay or should I go?’.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
sabaha karşıydı
buz gibi bir ocak gecesi
ellerimden kaydığını hissettim hayatımın
bir nefes huzur muydu yoksa
hiç olmayanın ardı sıra hayal kurmak mı
kaçak şehirler inşa ettin içinde
ve üzerine yıkılışını izledim uzaktan
onca yalanın içinde
hala söyleyeceklerim vardı sana
insan kaderini kendi yazmaz mı
özgürlük dedin adına sefilliğin
ama sen
bir göçmenin hüzün ve korkusunu taşıyorsun sırtındaki çantada
gitmediğin şehir kalmıyor gökyüzünde
ama
'bu şehir arkandan gelecek'
hep aynı yer olacak vardığın
insan kendi yarattığı şehirden kaçabilir mi
kayıp olmak istediğinde kapat gözlerini
ve saklan kendinden ki
ne sen kal
ne yalanların
9 Nisan 2010 Cuma
yoldan çıkma fantazisi
90'lı yılların sonuydu. Artık bir şeylere karar vermem ve 'yolumu çizmem' gerekiyordu. Hoşlandığım çocuğu yakın arkadaşıma kaptırmıştım, deneme sınavlarında yeterli puanları alamıyordum ve hala istediğim kiloda değildim. İlk yıl hezimetini minimum zaiyatla atlattıktan sonra, duvarlara astığım fotoğraflara bakıp motivasyonumu arttırmam işe yaradı ve bir yere 'kapağı attım'. Beş yılım bu kapkla aktif ilgilenmekle geçti ve sonunda mesleğim (yüz binlerce diğerleri gibi) bana kapak oldu.
Şimdi burdayım.
Bana çizilen sosyal yoldan çıkmaya çalışıp fantazi yapıyorum. 'Sadece kalem, kağıt ve insan ile bu çark nasıl döner?'in peşindeyim. Yazmak, çizmek ve konuşmak istiyorum. Yapabilirim.
Soru-Cevap İlişkisi
Hayatta her şeyin (yüzleşilmek istenmese de) bir sorusu, bir de cevabı var mutlaka. Önemli olan cevabı bulmak değil, doğru soruları sorabilmek. 'Nasıl'lar biraz daha atış serbest sorulardır da; 'neden'ler can sıkıcı olabilir. Genelde seçim odaklıdır 'neden'sorusu. Eş, okul, meslek, tarz, hobi... bunların hepsinin cevabı 'biz'i oluşturur. Genelde de bu 'biz'den memnun değilizdir zaten ve sıkıntı buradan doğar.
Özgürlük-Serbestlik İlişkisi
Bahsi geçen 90'lı yıllarda varsa yoksa özgür olmak esastı benim için. O zamanlar özgürlüğün nasıl da sorumluluk gerektiren bir şey olduğunu bilmiyordum. Salınverince özgür oluyormuşum aklımca. Meğer salınıvermek, serbest bırakılmak sadece büyükbaş hayvanlara özgürlük getiriyormuş.
Eylemsizlik-Beklenti İlişkisi
Aslında formül ne kadar basit: Altaypı, hedef-beklenti ve eylemler aynı rotada olursa, sistem çorap söküğü gibi işliyor. Ama hedefimiz yoksa (ki bu en vahim durumdur), altyapımız hedefimize uygun değilse, beklentimiz elde avuçtakinden farklı yöndeyse ve yapamayacağımıza olan inancımız yapabilecek oluşumuzu baskılıyorsa ve bu psikoloji bizi eylemsizliğe itiyorsa; soru-cevap ilişkisine dönmeli ve 'yoldan çıkma fantazisi' kurmalıyız.
Yatağını biz açmazsak, suyun hangi yoldan akacağını merakla beklemekten öteye geçemeyiz.
Şimdi burdayım.
Bana çizilen sosyal yoldan çıkmaya çalışıp fantazi yapıyorum. 'Sadece kalem, kağıt ve insan ile bu çark nasıl döner?'in peşindeyim. Yazmak, çizmek ve konuşmak istiyorum. Yapabilirim.
Soru-Cevap İlişkisi
Hayatta her şeyin (yüzleşilmek istenmese de) bir sorusu, bir de cevabı var mutlaka. Önemli olan cevabı bulmak değil, doğru soruları sorabilmek. 'Nasıl'lar biraz daha atış serbest sorulardır da; 'neden'ler can sıkıcı olabilir. Genelde seçim odaklıdır 'neden'sorusu. Eş, okul, meslek, tarz, hobi... bunların hepsinin cevabı 'biz'i oluşturur. Genelde de bu 'biz'den memnun değilizdir zaten ve sıkıntı buradan doğar.
Özgürlük-Serbestlik İlişkisi
Bahsi geçen 90'lı yıllarda varsa yoksa özgür olmak esastı benim için. O zamanlar özgürlüğün nasıl da sorumluluk gerektiren bir şey olduğunu bilmiyordum. Salınverince özgür oluyormuşum aklımca. Meğer salınıvermek, serbest bırakılmak sadece büyükbaş hayvanlara özgürlük getiriyormuş.
Eylemsizlik-Beklenti İlişkisi
Aslında formül ne kadar basit: Altaypı, hedef-beklenti ve eylemler aynı rotada olursa, sistem çorap söküğü gibi işliyor. Ama hedefimiz yoksa (ki bu en vahim durumdur), altyapımız hedefimize uygun değilse, beklentimiz elde avuçtakinden farklı yöndeyse ve yapamayacağımıza olan inancımız yapabilecek oluşumuzu baskılıyorsa ve bu psikoloji bizi eylemsizliğe itiyorsa; soru-cevap ilişkisine dönmeli ve 'yoldan çıkma fantazisi' kurmalıyız.
Yatağını biz açmazsak, suyun hangi yoldan akacağını merakla beklemekten öteye geçemeyiz.
4 Mart 2010 Perşembe
bu iş zor, yonca
Bu iş zor, çok zor yoncaÇünkü gülmeyi unutuncaTaş yüreklerde kilitli duygularKapılar açılmayıncaBu iş zor, çok zor yoncaÇünkü bizler istemeyinceEn çok bağıran en doğru sayılırİnsanlar işitmeyinceBu iş zor yoncaÇünkü insanlar günler boyuncaHiç soru sormadan dururBu iş zor, çok zor yoncaÇünkü sevmeyi bilmeyinceBahar gelir fark edilmez olurİnsanlar görmeyinceBu iş zor çok zor yoncaÇünkü bizler duymayıncaBirinin eli herkesin cebindeİnsanlar umursamayıncaÇünkü insanlar yıllar boyuncaHiç soru sormadan durur...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)